15 Eylül 2007

Bitirirken...

Ben - Canaima VenezuelaYolculuğu sonlandırdıktan sonra siteyi de sonlandırma vakti geldi çattı.
Geçen yıl bu zamanlar başladığım ve 8.5 ay süren dünya turum süresince gözlemlerimi bu site üzerinden sizlerle paylaştım. Sağolun, sizler de yorumlarınızla maillerinizle onbinlerce kilometre uzakta olduğum vakitlerde dahi hiç yalnız hissettirmediniz.
Şimdi "standart" hayata kaldığımız yerden devam etme zamanı. Kuşkucu, meraklı, mevcuttan ziyade hep biraz daha ötesini görmek isteyenlerinizle bir gün bir yerlerde buluşmak üzere şimdilik hoşçakalın...

(Bu siteye yolu aylar yıllar sonra düşenler için NOT: Bu site Ekim 2006 - Haziran 2007 ayları arasından yaptığım dünya turu boyunca yaşadığım deneyimleri içerir. "Hangi akla hizmet bu adam böyle bir işe kalkışmış" diyorsanız ilk yazımı, "ne ummuş da ne bulmuş" diyorsanız Gezi Yorumları sitesindeki röportajımı okumanızı öneririm. Sağdaki sütundan ilgili yazılara, resimlere, filmlere ve gezi güzergahlarına ulaşabilirsiniz...)

"All you touch and all you see
Is all your life will ever be"
(Dokunduğun ve gördüğün her şey - Bundan sonraki hayatın olacaktır)
Breathe - Pink Floyd

Izmir

Değerlendirme: İzlanda & Britanya

Mind The Gap - Boşluğu Zikretmekİzlanda
Dünyanın en güney kentini (=Ushuaia ve dolayları) görmeme müteakip en kuzey başkentini de görme arzusuyla Reykjavik uçağına atlayıp gittim İzlanda'ya. Geziyi özellikle beyaz gecelere denk getirerek vesileyle kafamın bir türlü basmadığı "güneş nasıl hiç batmayabilir, eğer topu topu 1-2 saatliğine batıyorsa nereden batar nereden doğar" gibi sorular bütününe de cevap bulmak niyetindeydim. Cevap da buldum nitekim. Meğer bu günlerde güneş kuzeyin az batısından batar, 1-2 saat kaybolduktan sonra az doğusundan doğarmış...
Reykjavik civarlarında geçirdiğim 3 günde bir jeotermal elektrik santrali yapımı sırasında istemdışı ortaya çıkmış masmavi sıcak havuzcuk Blue Lagoon'u ziyaret ettim; Strokkur Gayzeri, Gullfoss Şelalesi ve Kerith Krateri'nden ibaret Golden Circle'a katıldım.
Bunların haricinde İzlanda deyince aklımda kalacaklar: Astronomik fiyatlar, sakin (tamam biraz fazla sakin) insanları, adaya ay görünümü veren püskürük kaya formasyonları, balık, soğuk, balık, soğuk ve astronomik fiyatlar.
(***)

Britanya
Londra metrosunun mottosu "Mind The Gap" anonsunun ardında çok önemli işaretler olduğunu düşünürüm oldum olası. Basit bir basamağa dikkat çekme uyarısından çok "Boşluğu zikret - Bugün hiç boşluğu düşündün mü" gibi bir anlam ararım kelimeler ardında. Yine bu anonslar sonrası uhrevi bir silkinişle Londra metrosunda başladığım Britanya yolculuğum İzlanda molasının ardından K. İrlanda ile sürmüştü.
K. İrlanda'da Giant's Causeway ile başlayıp IRA'nın kalesi Derry'ye gittim. IRA ne halde bir göreyim istedim. Etnik bazlı görünen anlaşmazlıkların çoğunun altında aslında ekonomik sebeplerin yattığı gerçeğiyle burada da yüzleştim. Yıllar boyu birbiriyle didişip duran Katolik İrlandalılar ile Protestan İngilizler gelir seviyeleri ve yaşam standartları aşağı yukarı aynı olunca artık didişmez olmuşlar. Yakın zamanda da elele verecekler gibi görünüyor.
Ortaçağ'daki görüntüsünü aynen koruyan Edinburgh ve Highlands İskoçya'daki duraklarımdı. Beatles'ın memleketi liman şehri Liverpool, dünyanın en uzun isimli yeri Llanfairpwllgwyngyllgogerychwyrndrobwllllantysiliogogogoch, trip hop'un doğduğu Bristol, sevimli roma hamamı kenti Bath, uzaylı yapımı (!) Stonehenge ve Galler'in başkenti Cardiff diğer duraklarımdı Britanya'da...
(***½)

Londra'ya bir bakış - Thames kıyısıİzlanda coğrafyası - KartpostaldanNesjavellir Jeotermal Elektrik Santrali - Türkiye'de de konuk ettiğim Filipin asıllı ABD'li arkadaşım June ve benGiant's Causeway - K. İrlanda
Edinburgh Kalesi - İskoçyaİskoçya tepeleriLiverpool - Gece

İzmir

01 Eylül 2007

Değerlendirme: İspanya & Portekiz & Fas

Flamenco İspanya
2001 yılında Barcelona'yı ziyaret etmiştim. Gaudi aşkıyla La Sagrada Familia, Park Güell gibi yerleri hızlıca görüp Interrail turuma devam etmiştim. 2 sene kadar önce de Fransa tarafından Bask Bölgesi'ne 1-2 saatlik kısa bir ziyaretim olmuştu. Hepsi bu...
Koca Güney Amerika'ya dilini dinini vermiş bu ülkeye gereken önemi verememenin sıkıntısını her daim hissetmiştim.
5 aylık Güney Amerika macerasından sonra Madrid'e ulaştım. Santiago Bernabeu'yu müze tadında gezmeme müteakip Real Madrid - Deportivo La Coruña maçını izlemek, Guernica'nın orjinalini irdelemek, arenada boğa güreşi seyretmek nasip oldu Madrid'te.
Eşsiz güzellikteki Kurtuba Camii'yle ünlü Cordoba, peri masallarından fırlamış Elhamra Sarayı'nı barındıran Granada, enteresan bir şehir bölge planlamaya sahip Cadiz, berberleriyle ve UEFA kupalarıyla ünlü (her ne kadar ben orada berber ve UEFA kupası görmemiş olsam da) Sevilla (çift l'nin y şeklinde okunmasına istinaden "seviya" şeklinde okunması rica olunur) ilgimi çeken, görmeye zamanım yeten yerler oldu.
(***½)

Portekiz
2 günlük gezide ancak Lizbon'u ve ilçesi Sintra'yı gezebildim. Halbuki kuzeye yollanıp Porto'yu, ya da güneydeki Faro'yu görmek de ne denli güzel olurdu ama nasip değilmiş...
Acaip dil Portekizce'yle Brezilya'dan sonra burada da haşır neşir olmak ve "bu ne menem dildir böyle" demek, 3 İstanbul benzeri Lizbon'un tramvaylı yollarını arşınlamak, güzel deniz akvaryumunu gezmek, içli Portekiz türküsü fado'yla melankolikleşmek, Sintra'da mason dehlizlerine hayran olmak Portekiz gezisinin ardından akılda kalanlardı.
(***½)

Fas
"Nereden başlasam, nasıl anlatsam" der şair (peki, şarkıcı ve hatta grup) kelimelerin kifayetsizliğine dem vurmak için. Burası için de kelimeler kifayetsiz. Belki de, daha önce Arap memleketi görmemiş olmam sebebiyle bura beni kalbimden vurdu.
Keşmekeşi, tacizci ve kazıklama odaklı esnafı, kirliliği yok muydu, elbet vardı. Ama, dinamik ve sürpriz dolu yaşam, egzotik hava, buram buram tarih kokan sokaklar mevcut tüm olumsuzlukları unutturmakla kalmadı, tadına doyum olmayan harika bir 5 gün yaşattı bana.
Filmden herhangi bir iz taşımayan, daha çok devasa camisiyle akılda kalan Casablanca (Arapçası ile Dar-el-Baida), garbın ve şarkın kaynaştığı Rabat, güzel souk'larıyla (bkz. Kemeraltı'nın arka sokakları) Fez ve mahşerin dünyamızdaki ön denemesi Cema el Fna Meydanı'yla Marakeş unutulmazlardandı...
(****)

Matador - Madrid Lizbon sokakları Hasan II Camisi - Casablanca Çocuk - Marakeş

İzmir

21 Ağustos 2007

Değerlendirme: Kolombiya & Küba & Venezuela

Kolombiya
Ne yalan söylemeli, gezimin en az tad veren yeri oldu. Ben mi yanlış mekanlarda dolaştım - doğru yerleri bulamadım; yoksa malzeme anca bundan ibaret midir - bilemiyorum. Yıllardır kulaktan kulağa yayılan kokain menşeli potansiyel tehlike hikayeleri (Örn: 1994 Dünya Kupası'nda takımının yenilgisine sebep olan Escobar'ın barda vurulması, her mermiden sonra gool diye haykırarak sevinilmesi hikayesi) ve yerel halkın "aman geceleri sokağa çıkma, o sokaktan aman öteye geçme" söylemleri sekteye uğrattı belki de gezi zevkini. Pasto, Popayan, hoş bir sürprizle Meral'le karşılaştığım Cali ve tarihi Cartagena idi gezdiklerim - gördüklerim... (**)

Küba
Bura bir ömre bedeldi. Azraille gelgitli oyunlar oynayan Fidel Castro'nun karizmasının hala her yeri kasıp kavurduğu, yoldaşları Che ve Cienfuegos'un saygıyla anıldığı, 1950 model janjanlı Amerikan arabalarıyla, büyüleyici kumsallarıyla ve -evet- büyüleyici kızlarıyla unutulmaz duraklarımdan biriydi. Değerli dostum Avni'nin katılımıyla daha da bir anlam kazandı. Havana'sıyla, Varadero'suyla, Trinidad'ıyla, Viñales'iyle gönüllerde taht kurdu. (****)

Venezuela
Caracas niteliksiz, bol tehlike arzeden, dünya güzeli efsanesine teğet dahi geçemeyen çok da gereği olmayan bir şehir. Buz kesen (ortalama 10 derece) otobüslerle yapılan uzun yolculuklardan sonra 5 ay yerim yurdum olan G. Amerika'ya buradan veda etmem ve aylar boyu beni perişan eden İspanya vizemi buradan alabilmem kayda değer anekdotlardı.
Angel Falls akıllara durgunluk veren güzeller güzeli, hayretler içinde bırakıcı şahane bir destinasyondu. Bolca övülen Roraima ve Merida'ya da gitsem tam olacaktı ama nasip değildi. Olamadı. (**½)

(NOT: Bir önceki yazımda değindiğim Peru'da geçtiğimiz hafta 8.0 richter büyüklüğünde bir deprem oldu. 4 ay önce karşısında Peru yemeği yediğim, akşam ayinine katıldığım Pisco Katedrali yerle bir oldu; yalnızca orada yine bir akşam ayinine gitmiş 170 kişi hayatını kaybetti. Bir nevi Galapagos tadındaki, binlerce hayvanı barındıran Paracas Milli Parkı büyük zarar gördü. Milyonlarca yılda oluşmuş Katedral Kayası yıkıldı. Güle eğlene sandboard yaptığım Huacachina - Ica'da insanlar şimdi can derdinde... Güzel Peru insanına başsağlığı diliyorum.)

Cartagena - Kolombiya Varadero - Küba Havana'lı kızlar - Küba Canaima - Venezuela
Pisco (Sağda artık var olmayan ve 170 kişinin hayatına mal olan katedral) Paracas Milli Parkı (Şimdi yıkılmış Katedral Kayalığı) Deprem-1 (Ica Katedrali) Deprem-2 (Ica)

İzmir

14 Ağustos 2007

Değerlendirme: Bolivya & Peru & Ekvador

Street Scene, Lima Peru (Wilfredo Castelo Luza 1954- ) İnka İmparatorluğu'nun uzantısı bu 3 ülkeyi bölmeden değerlendirme eğilimindeyim. İnka zamanında beraberce mutlu mesut yaşayan, İspanyol mezaliminden sonra darmaduman olup ayrılmak zorunda kalan bu güzel insanları varalım burada bir tutalım.
Bu komik şapkalı teyzeler, püsküllü bereli amcalar, lamalar diyarlarının dili, dini, tarihi de bir. Hikaye kısaca şöyle: İnka vaktinde, Pizarro gelip yerel halkın çoğunu kılıçtan geçiriyor. Sonrasında halk can korkusuyla asimile oluyor. Dilini (=Quechua, Aymara) ve dinini unutuyor. İspanyolca konuşmaya başlıyor, katolik oluyor. İspanyollar tarafından farklı bölgelere bölünüyorlar ve yüzyıllarca sömürüldükten sonra Venezuela'lı kurtarıcı (=gözünü sevdiğimin libertador'u) Simon Bolivar tarafından kurtarılıyorlar. Müteşekkirlik babında:
a- Üst Peru'ya "Boliv"ar sevdasına "Boliv"ya ismi veriliyor.
b- Bolivya'nın başkentine Bolivar'ın en önemli komutanı Sucre'nin ismi veriliyor.
c-Ekvador'un para birimi yine Sucre oluyor. (şimdi USD)
d- Her üç ülkenin de ilk başkanı Bolivar oluyor.
Ama enteresan şekilde, Peru Pizarro'yu resmi olarak ülkenin kurucusu sayıyor. Bu katilin resimlerini sağa sola asıyorlar. Halk kendisinden yokedici (=destructor) diye bahsetse de garip bir resmi tarih dayatması!
Lamalar ve diğer lamagiller, garip kafa giysileri elbette gezinin her an her saniyesinde yer alıyordu. Diğer akılda kalanlar ise: Tüm dünya gezimin en güzel sürprizi Salar de Uyuni (gitmeden önce adını sanını duymama cehaletinin de yarattığı müthiş etkiyle), La Paz - Ölüm Yolu'nda bisikletle 4 saatte inilen 4000m ve katedilen 67 km (=tam gaz adrenalin), dünyanın tepesindeki göl Titicaca, her ne kadar beni Angkor Wat kadar etkilemediyse de Machu Picchu, hayret uyandırıcı Nazca çizgileri ve neredeyse tüm ekvator üzerinde hak iddia etmeye çalışan ekvatorsever Ekvador'lular...
Bu 3 ülke, yerli ve tarihsel Güney Amerika'yı en iyi temsil eden ülkelerdi...
(****)

Lama Gezi arkadaşlarımla - Salar de Uyuni (Bolivya) Titicaca Gölü (Bolivya) Machu Picchu (Peru)

İzmir

05 Ağustos 2007

Değerlendirme: Brezilya

RioBrezilya, G. Amerika'nın Portekizce konuşan yegane ülkesi olmasının yanısıra renkliliği, hareketliliği sebebiyle de hak ediyor "nevi şahsına münhasır" sıfatını.
Amerika'da (artık neredeyse ABD'de bile) İspanyolca mutlak hakimiyet kurmuşken, her yer İspanyol hegemonyası altında inim inim inlerken Brezilya'nın hangi akla hizmet Portekizci olduğundan dem vurayım öncelikle.
16. yüzyılın başında İspanya ve Portekiz emperyalizmin temellerini atarak orayı burayı keşfetme (sanki işgal desek daha mı yerinde olacak!) yarışına girmişken, kısa süre sonra doğal olarak senindi - benimdi kavgasına başlıyorlar. Katoliklik'in yayılması, Vatikan'ın cebinin -dolması da dolması- sebebiyle o zamana kadar gidişattan ziyadesiyle memnun olan papa tehlike sinyalleri sonrasında paniğe kapılıyor ve dahiyane bir fikirle Portekiz'in ve İspanya'nın keşfedeceği toprakları ayırmaya karar veriyor. Atlantik'in tam ortasından geçen bir çizgi çiziyor ve diyor ki: "Çizginin doğusu Portekiz'indir, batısı İspanya'nın!" Ancak, bakir koca Amerika'nın İspanya'ya gittiğini gören Portekizliler itiraz ediyorlar. Bu mızmızlanma sonucunda papa çizgiyi biraz daha batıya kaydırıyor ve böylelikle Amerika'nın en doğusu (=Brezilya) Portekiz bölgesine geçiyor. İşte bundandır ki, Brezilya haricinde (kuzey hariç) tüm Amerika İspanyol sömürgesi olmuştur, ve işte bundandır ki Asya'da ve Afrika'da bol bol Portekiz sömürgesi varken (Angola, Mozambik, Macau, Doğu Timor,vb) buralarda İspanyol sömürgesi yok denecek kadar azdır.
Brezilya, G.Amerika'nın en büyük ve en kalabalık ülkesi. Bunda diğer İspanyolca konuşan ülkeler gereksizce bölünmüşken, Brezilya'nın "Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet" mottosu altında birleşmişliğinin payı elbette büyük. Ülke böyle büyük olunca doğal olarak çeşit çeşit kültürü de bünyesinde barındırıyor. Şili ve Ekvador haricinde tüm G. Amerika ülkeleriyle komşu olunca (=10 adet) ve her komşudan da biraz kültür ithal edince kültür bereketi daha da artıyor.
Güneydeki Brezilyalılar Uruguay ve Arjantin etkisinde mate bağımlılığı yaşarken (insan trafik kazasını elinde mateyle izler mi! Güney Brezilya'da izler), Rio'dakiler öz kültürleri sambayla yatıp kalkıyor, kıvrak kıvrak dansediyor. Salvador'daki çikolata renkli Brezilyalılar Afrika'dan alıp getirdikleri, Brezilya'nın taşıyla toprağıyla yoğurdukları kavga+dans'ları capoeirayla coşarken, kuzeydeki sahillerde (Natal, Recife, Maceio, Fortaleza, vb) keyfi yerindegiller yan gelip yatarken capirinha'larını yudumluyor. (Arzu edilirse kokteyl votka ile oluşturalabilinir, ona da capiroska diye hitap edilir.) "Başkent kurmakta zorlama yoktur" mentalitesini özümseyememiş neferlerin metazori şekilde oluşturdukları yeni başkent Brasilia'da memurlar dolmuşlarla ev-iş arası mekik dokurken, Amazon'da da çoğunlukla yerli kökenden gelen halk, turistleri oluk oluk Amazon Nehri'nin derinliklerine taşıyor.
Brezilya, işte böylesine hareketli, neşeli, rengarenk bir ülke. Tabii, Cidade de Deus (City of God) filminde çarpıcı bir şekilde işlenen favela (=suç oranının belki de dünya rekoru kırdığı Brezilya varoşları) gerçeğini de unutmamak gerek elbet. (Fragman) Ekonomik uçurum Türkiye'ye rahmet okutacak cinsten olsa da, dolayısıyla özellikle Rio'da her an her an saniye suç konusu paranoya yaratsa da gezimin en önemli noktalarından biriydi. 1 ay kaldım ama yine de gitmek isterim, yine de giderim.
(****)

Karnavaldan enstantane Rio - Gece Brasilia - Meclis ve Dios Candangos Amazon'da yavru timsah tutma çalışmaları

İzmir

28 Temmuz 2007

Değerlendirme: Arjantin - Uruguay - Şili

TangoSeyahatimin en uzun süresinin geçtiği G. Amerika'yı 4 ana bölgeye ayırmak mümkün:
a) Akdeniz ülkesine benzergiller: Arjantin, Şili, Uruguay, Paraguay
b) Nevi şahsına münhasır: Brezilya
c) İnka çocukları: Bolivya, Peru, Ekvador
d) Karışık ırklı salsa-severler: Kolombiya, Venezuela (ve hatta lokasyon olarak uzak olsa da kültürel anlamda yakınlığıyla Küba)
Bu gruplar niçin gereksiz yere ülkelere bölünmüştür, dini dili geçmişi bir olan -örneğin- Uruguay'la Arjantin niçin beraber değildir, Bolivar'ın zamanında aynı ülkeye (Gran Colombia) dahil ettiği birbirinin kopyası Kolombiya ve Venezuela hangi akla hizmet sonradan ayrılmıştır - gibi sorular insanın zihninde yankılanıp duruyor. İlk grupla başlayalım...

Arjantin
"Bir Türk olarak doğmasaydın, nereli olmak isterdin?" sorusuna bundan sonra böyle gönül rahatlığıyla verebileceğim bir cevabım var: Arjantin.
Adı güzel - kendi güzel Tierra del Fuego'dan yola çıkan, Patagonya'da mavinin kırmızıyla ahenkle dans ettiği günbatımlarını izleyen, Moreno Buzulu'nda masif büyüklükte buzların yeri görü inlettikten sonra kırılıp suya gömülmelerini gören, yolda yürürken sağlı sollu geçen Miss Argentina'lara selam eden (erkek eşraftan sıklıkla aldığım soru olan "En güzel kızlar neredeydi?" sorusuna da cevabımdır; Venezuela mı, geçiniz efendim geçiniz), Buenos Aires'de geceyarısından sabahlara dek süren tango partilerine katılan, Iguazu'nun nadide güzelliğine iç geçirerek bakabilen bir kişinin gözü açık gitmez.
(Eşsiz Patagonya doğasını yakinen görmek isteyenlere, birkaç gün önce TV'de izlediğim, dünyanın diğer ucundaki yaşamların da buradakilere ne kadar benzediğini usta bir dille anlatan Arjantin Hikayeleri filmini önermek isterim. - Fragman)
(****½)

Uruguay
Aslında, Uruguay için farklı bir konu başlığı açmak bile abesle iştigal. Uruguay'ı ve Arjantin'i ayıran yegane şey Montevideo ile Buenos Aires arasındaki Río de la Plata Nehri. Bir de, eti ve mateyi Arjantinliler'in sevdiğinden bile daha çok sevmeleri. Hepsi bu...
(***)

Şili
Sanmayın ki dünyada yalnızca biz "Havasına, suyuna, taşına, toğrağına; bin can feda bir tek dostuma" megalomanlığı içindeyiz. Her ülke, kendisinin dünyanın en güzel ülkesi olduğunu iddia ediyor. Havaalanlarında, sınır kapılarında, devlet ofislerinde ülkelerinin en güzel noktaları fotoğraflarla sergileniyor, iç reklam durumu hiç eksik olmuyor. Ancak, bu işi en abartan ülke sanırım Şili...
Ülkelerinde gerçekten de buzuldan çöle, dağdan göle her tür doğa oluşumu mevcut. Gerçi, kuzey-güney arası 4630 km olunca (mukayese: Hartum-Sudan'dan St. Petersburg-Rusya'ya) her iklime sahip olmaları gayet doğal, çok da böbürlenecek bir durum yok. Standart bir başkent diyebileceğimiz Santiago'dan sonra dünyanın en uzak yeri - gizemler diyarı Paskalya Adası'nı, Patagonya'nın belki de en güzel yeri olan Torres del Paine'yi ve dünyanın en kurak yeri Atacama Çölü'nü görmüştüm.
Daha göremediğim onca yeri de hesaba katarsak adamların böbürlenmesi gayet yerinde belki de...
(***½)

Moai Penguenler ile Ushuaia'da Torres del Paine Iguazu Şelaleri

İzmir

23 Temmuz 2007

Değerlendirme: Yeni Zellanda & Fiji

Maori kadını Yeni Zellanda
Küçüklüğümde, ileriki yaşlarda bir yerlere göç edeceksem o göç edilecek ülkenin Yeni Zellanda olmasını tercih etmiştim hep. TV'de her gün Yeni Zellanda görmüşlüğüm, kitaplarda okumuşluğum da yoktu. Ama, kaynağı neredendir bilinmez / bilmem, içimde öyle bir hissiyat zuhur ederdi. Gidip görünce, diyorum ki: "haklıymışım, dünyanın en yaşanası -uygar- ülkesi Yeni Zellanda'dır, bir şekilde göç edesi olanlar varsa mesafeyi dert etmeyip buraya gitmelidir."
Avustralya'ya da benzer methiyeler düzdüğümün bilincindeyim. Normaldir, çünkü iki ülkenin yaşam tarzı açısından birbirinden hiçbir farkı pek yok. Y. Zellanda'nın artıları ise şunlar:

* Avustralya gibi -gereksiz yere- büyük değil.
* Doğal güzelliği (özellikle gidemediğim Güney Adası'nı öve öve bitirememişlerdi - Yüzüklerin Efendisi'ndeki doğa manzaralarını anımsayınız) Avustralya'nın toz topraktan ibaret ıssız çölleriyle mukayese kabul etmez.
* Aussie'ler (=Avustralyalı'lar) , ülkenin doğal sahipleri aborjinleri toplumdan soyutlamışken, kiwiler (=Y. Zellandalı'lar) kendi yerlileri olan maorileri yerlere göklere sığdıramıyorlar, onlarla barışık ve kaynaşık halde yaşayıp gidiyorlar.
Özet: Dünyanın en yaşanası ülkesi...
(****½)

Fiji
Fiji'yi görmek gerçekten çok tehlikeli. Bembeyaz kumsallarını, bilimum egzotik ada filmlerine evsahipliği yapan adalarını, kıyıdan 50m ileride bulunan akvaryum tadındaki mercan kayalıklarını, tüm yıl 30ºC civarında dolaşan ideal havasını, vur patlasın çal oynasın mutlu mesut yaşayan - bula'sını eksik etmeyen güzel insanını gördükten sonra insan her an "yahu, dünyadaki cennet burada, NKA (normal koşullar altında) topu topu 70-80 sene yaşayıp gideceksek trafiktir, iştir, strestir, ben oralarda ne diye harap ediyorum kendimi, ben en iyisi kavamı yudumlayıp şu palmiye altında uyumaya devam edeyim" diyebilir, hayatı sorgulayıp orada çakılıp kalabilir. Gerçi, kulağa da pek tehlikeli bir düşünceymiş gibi gelmiyor sanki...
Özet: Ölümden sonra cennete gidebileceksek, bana Fiji kadar bir yer yeter, ötesini istemem.
(*****)

RÖPORTAJ: Yapılacak geziler için ideal bir kaynak özelliğini taşıyan Gezi Yorumları sitesinin "Yoldan Çıkanlar" bölümünde bir yazım yayımlandı. Merak edenler şöyle buyursun:
Yoldan Çıkanlar - Cüneyt Güven

Aukcland Eski maorilerden kim kaldı... Mana Adası 1 - Fiji Mana Adası 2 - Fiji

İzmir

17 Temmuz 2007

Değerlendirme: Avustralya

Koalaİnsanın rahata alışması çok kolay oluyormuş, buna kanaat getirdim. Sen değil misin ki 40 saatlik zelzeleli yolculuklarda laptopta fotoğraf editlemeye ve zor zenaat yazı yazan, sen değil misin ki nuh nebiden kalma internet cafelerde uploadla boğuşup bin kilometrelerce ötedekilerle yaşadıklarını paylaşmaya çalışan... Şimdi evde yatıp yuvarlanma moduna girince, elin altında bilgisayar ve internet bulunmasına rağmen bir gevşeme ki sormayın gitsin. Show TV'de Hülya Koçyiğit-Ediz Hun filmidir, Güzelyalı'da nargiledir, Kordon'da bardır cafedir derken el ayak pek klavyeye gitmez oldu.
İyiden iyiye gevşediğim anlara ve muhtemelen dışarıdaki bir randevumdan az öncesine denk gelen "Ben dün Kamboçya gördüm" kapsamlı bir önceki yazımdan dolayı huzurlarınızda aslında birer Manas Destanı'nı hak eden Tayland ve Kamboçya'ya özürlerimi bir borç bilirim. Hele hele, dünyanın yeni 7 harikası arasına "dünyanın en güzel yapısı" Angkor'u almamalarından sonra ayrı bir yazı yazmak icap ederdi ya "Allah bildiği gibi yapsın onları" diyelim ve gezimin 7.ülkesi Avustralya'ya bir göz atalım.

Avustralya
Açıkçası, Avustralya'da bu kadar uzun süre (3 hafta) kalmayı planlamamıştım. Round The World biletini aldığım Eylül'de dahi, Noel öncesi 2 haftada Bangkok'dan Sydney'e bilet bulunmaması sebebiyle erken uçmak zorunda kalmıştım. (Avustralya halkındaki bu Tayland sevgisini ya da tersini hala da anlayabilmiş değilim.)
Dolayısıyla, ilk durağım Sydney'de 8 gün kaldım. O zaman da öyle hissetmiştim, şimdi gördüğüm diğer şehirlerle de karşılaştırıyorum ve hissettiklerimi daha da perçinliyorum ve diyorum ki: Modern hayatta, gelişmiş düzende dünyanın en yaşanası kenti Sydney'dir. Bu denli gelişmiş bir kent olmasına rağmen, gelişmenin önlenemez yan etkileri olarak gördüğümüz kirlilik, yüksek suç oranı, trafik, gürültü, insaniyetsizlik gibi negatif kavramların kıyısından köşesinden bile geçmediği; "hem ilerlemek hem de başkalarıyla mutlu mesut böyle yaşamak böyle olur" dedirten harikalar diyarı.
2. durağım olarak ya Ayers Rock'ı barındıran Uluru'ya ya da Great Barrier Reef'i barındıran Cairns'e gidecektim. Noel öncesi ancak Cairns'e yer buldum. 150 km dalgalara bata çıka gittikten (+ bir servet ödedikten) sonra gördüğüm güzel mercan görüntülerinin aynısını 2 hafta sonra Fiji'de şnorkel paletle kıyıdan 50 m ötede görebileceğimi bilseydim, belki ne yapıp edip Uluru'ya gitmeye çalışırdım. Nasip diyelim. Her dalgıcın hayali Great Barrier Reef mükemmel bir denizaltı tablosu gibiydi, ancak onca zahmetten sonra birkaç günlük bir tur daha yerinde olurdu diye düşünüyorum şimdi.
Son durağım Melbourne, Çavdar ailesi ile arkadaşlıklarını esirgemeyen diğer Türk dostların konukseverlikleriyle yolculuğumun ortasında bir vaha, bir soluklanma yeri oldu benim için. Melbourne, Sydney'i agresif kapitalist yapıda bulan (!) Avustralyalı'ların rahat yaşama alanı olarak gördükleri kent. Handikapı ise coğrafi olarak denizin dibinde olmasına rağmen, her nedense biraz içeride nehir kenarına kurulmuş ve Sydney'deki gibi denizin doğal güzelliği 4'e 5'e katlayan etkisinden faydalanamamış olması.
Özetle, Avustralya gezmek, görmek ve dahası ömür boyu yaşamak için ideal bir güzergah.
(***½)

Önden Opera Binası (Sydney) Kangurugil ile(Sydney) Dikiz aynasından günbatımı (Melbourne) Alev oyunları(Melbourne)

İzmir

08 Temmuz 2007

Değerlendirme: Tayland & Kamboçya

500 Baht ve Tayland Kralı Bhumibol Adulyadej (Rama IX)Tayland
Meleklerin şehri Bangkok, bembayaz kumsallar, Buda'nın ısrarla yan gelip yattığı tapınaklar akılda kalanlar.
(***½)

Kamboçya
Dünyanın en büyülü yeri Angkor'a ev sahipliği yapan yer...
(****)

İzmir

07 Temmuz 2007

Değerlendirme: Hong Kong & Japonya

Şeker Kız CandyHong Kong
Hindistan ve Nepal'den sonra medeniyete ulaştığım yerdi. Devasa gökdelenleriyle "Aslında Avrupa da köymüş", harika yemekleriyle "Herkes Çin yemeği yese ya" dedirten yer...
(***)

Japonya
Japon kültürünü, dünya ortalamasına en uzak kültür olarak nitelendirebilirim. Sistematik kalabalığıyla arı kovanını andıran Tokyo'suyla, güzel bahçelerle bezenmiş Kyoto'suyla, üzücü geçmişi iç burkan Hiroşima'sıyla; içlerinden her an bir Shogun fırlayacakmış gibi duran tapınakları, mermi hızında giden Skinkansen trenleriyle unutulmaz bir ülkeydi. Özetle, ortaçağın ultra teknolojiyle kucaklaştığı yer...
(***)

(NOT: Son haritanın da eklenmesiyle güzergah listesi tamamlandı: İzlanda & Britanya)

İzmir

03 Temmuz 2007

Değerlendirme: Hindistan & Nepal

GaneşaGeleli 1 hafta oldu. Hoşbulduk, hoş gördük. Havaalanında beni Lincoln'vari şekilde karşılayıp duygulanmama sebep olan yakınlarıma, mailleriyle ve telefonlarıyla aynı şekilde iyi niyetlerini esirgemeyen herkese teşekkürlerimi bir borç bilirim. Sağolun...
Akşam nerede uyuyacağını bilmek, Türkçe konuşmak ve duymak, bildik ettik insanlarla muhatap olmak, üçlü sofada yan gelip yatarak Lost'un 3. sezonunu seyretmek gibi sıradan gibi görünen, lakin değeri ancak uzaklarda anlaşılan nimetlerle yerleşik hayata alışma sürecimi hızlandırma gayretindeyim. Sürecin de gayet hızlı ilerlediğini söyleyebilirim; 10 gün önce gitmiş, 1 hafta önce de dönmüş gibiyim. Buralar hiiç değişmemiş, anlaşılan ben de pek değişmemişim ki kaldığımız yerden devam ediyoruz...
"Neler yapmıştım, nereleri görmüştüm" diye şöyle bir geçmişe bakarken ülkeler hakkında değerlendirme yapasım, yayınlamadığım resimlerle ve filmlerle süsleyesim geldi... Hindistan ve Nepal'den başlamak üzere, şöyle buyrunuz...

Hindistan
Enteresandır, eşe dosta başımdan geçenleri anlatırken neredeyse anlattığım tüm hikayelerin Hint kaynaklı olduğunu fark ettim. Acemileğime geldiğinden midir, yoksa hakikatten bu denli absürd yer olduğundan mıdır, Hindistan'daki her anım bir mücadeleydi. Bir yerden, bir şeyden aynı anda hem nefret etmek hem de o şeye hayran olmak mümkün mü diye merak edenlere bundan sonraki tatillerinde Hindistan'ı hedef gösteriyorum.
17. yüzyıl ve öncesinden kalan harika yapıları ve her daim koklanabilen mistik atmosferi sebebiyle *****; İngilizler'in gelmesinden sonra derhal kendilerini koyvermeleri ve gitmelerinin üzerinde 60 yıl geçmesine rağmen koyvermişliği ısrarla sürdürmeleri, her turisti yolunacak kaz olarak gören edepsiz satıcıları, böylesine büyük bir potansiyeli değerlendiremeyip ortalığı bu akbabaların eline bırakan beceriksiz devleti, pisliği, ızdırabı sebebiyle SIFIR. Ortalama 2.5.
(** ½)

Çamaşır yıkayan kadınlar (Udaipur) Yol kestirmesi (Jaipur-Acmir Yolu) Gorakhpur Tren İstasyonu Bilet Gişesi Şirin sakin bir Hint kenti: Gorakhpur

Nepal
68 ruhunu yaşabileyeceğiniz huzurlu başkenti Katmandu'suyla, bakmaya doyulmayan - doyulamayacak- güzeller güzeli yüce Himalayalar'ıyla, bunların hemen dibindeki -bir ülke bu kadar da kompakt olmaz ki canım- dedirten Chitwan Milli Parkı'yla, iyi niyetli güzel insanıyla harika bir rotaydı.
(****)

Nepalli adamlar - Durbar Meydanı (Katmandu) Tapınak (Patan) Bouddhnath (Katmandu) Tapınak önünde dinlenme (Bhaktapur)

Önceden izlememiş olanlar veya bir daha izlemek isteyenler için Hindistan ve Nepal filmleri:

İzmir

25 Haziran 2007

Gurbet ellerden son post: Britanya

Piccadilly Circus (Londra)Bugün, 8.5 ay önce başladığım seyahatimin son günü. Son bir defa daha uzaklarda bir yerlerde konaklayıp evime döneceğim. Dönmeden önce son hafta neler yaptım ettim, kısaca değineyim...
Güneydoğu Asya'yı ve Güney Amerika'yı işgal etmiş İngiliz gençliğinin şımarıklığı yalnızca deplasmanda yoksa kendi ülkelerinde de mi böyleler diye merak etmekteydim. Gördüm ki her yerde böyleler. Alkol alıp böğürmeyi, aşırı hareketlerde bulunmayı pek seviyorlar. Yalnız, yaşını başını almış İngilizler pek bir efendi oluyorlar. Teşekkürsüz, ricasız cümle kurmuyorlar. Nasıl oluyor da bu densiz gençlik zamanla böyle han'fendi, beyfendi görünüme bürünüyor; orası meçhul...
Yolculuğa İskoçya'nın başkenti Edinburgh'dan başladım. Şehir, bir vadinin karşılıklı iki tarafına kurulmuş etkileyici gotik yapıları barındırıyor. Şehirden, Highlands ismi verilen iç kısma günübirlik turlar yapılabiliyor. William Wallace'ın (=Cesuryürek) yakalandığı yeri, Rob Roy'un doğduğü köyü, Harry Potter'ın çekildiği alanları, olmayan canavarıyla ünlü Loch Ness'i bu turda görebiliyorsunuz.
Yıllar önce, henüz daha İngilizce öğrenme aşamasına girmemişken, abimin Starting Point adlı temel İngilizce kitabını karıştırır, bir nebze bir şeyler öğrenmeye çalışırdım. O kitapta (yanılmıyorsam adı Charles olan) biraz saftan bir arkadaşın maceraları anlatılırken bir yandan İngilizce öğretilir, bir yandan da İngiliz propagandası yapılırdı. Görünen o ki, propaganda işe yaramış, kitabı ele almamın üzerinden yaklaşık 25 yıl geçmesine rağmen orada dünyanın en uzun isimli yeri olduğundan bahsedilen Llanfairpwllgwyngyllgogerychwyrndrobwllllantysiliogogogoch'e gitmekten kendimi alıkoyamadım. Trene bindim, Beatles'ıyla ünlü güzel şehir Liverpool'dan Galler'in bu sessiz sedasız köyüne gittim. (Adından başka bir olayı yok.)
3 favori grubumdan 2'sine (=Portishead & Massive Attack) evsahipliği yapan, diğer favori grubumun (=Radiohead) da gelişim sürecine bir şekilde katkıda bulunmuş Bristol'a, buralara gelmişken gitmemek olmazdı. Her ne kadar, Bristol'ın gece hayatı beni hayalkırıklığına uğratsa da, geceleri bu saygı duyulası grupların müziklerinden ziyade "cıs-tak" adını verdiğimiz haz etmediğim müzik türü hüküm sürse de benim için önemli bir duraktı. En azından isim babası Portishead'e (Bristol'a 50 dk uzaklıkta) gidip şöyle bir dolandım. (Adından başka bir olayı yok.)
Stonehenge'e ve Galler'in başkenti Cardiff'e yaptığım ziyaretler sonrası Britanya yolculuğum, daha da ötesinde -zamanında hiç olmayacakmış gibi gelen, bir şekilde kotarıp da başladıktan sonra da hiç sonlanmayacakmış gibi görünen- 360 meridyenlik bu uzun yolculuğum burada bitti...
Annemin o güzelim sarması ve kabakçiçeği dolması eşliğinde aile saadeti, Kordon'da imbat altında dost meclisi gibi aylardır hasret olduğum sosyal gereksinimlerimi giderdikten sonra bir gözden geçirme süreci için tekrar döneceğim. O zamana kadar, -melankolik zamanların ilacı, mutlu zamanların duygulandırıcısı- Portishead'in en nadide şarkılarından Sour Times'ı dinlemenizi tavsiye ediyorum. Kalın sağlıcakla...


Portishead - Sour Times (Roseland NYC Live '98)


Aristokrat-sever Edinburgh kuşları Highlands (İskoçya) Loch Ness (İskoçya) - Canavar için dikkatlice sağ tarafa bakınız Gaydacı (Edinburgh)
Genel (Edinburgh) Genel (Liverpool) Ortaçağ müsameresinden bir bakış (Chester) Llanfairpwllgwyngyllgogerychwyrndrobwllllantysiliogogogoch'lılaştıramadıklarımızdan mısınız?
Portishead Fish&Chips'cisi (Portishead-Bristol) Böcek heykeli (Bristol) - Bkz. Massive Attack-Mezzanine albüm kapağı Stonehenge Dikkat kaplan var - heykeli (Cardiff)

Londra - İngiltere

20 Haziran 2007

You are now entering Free Derry

Bogside duvar resimleri: The Petrol Bomber (Derry)(Şu an Özgür Derry'ye giriyorsunuz)
Seyahatimin son durağı olan Birleşik Krallık'a Kuzey İrlanda üzerinden başladım. Gönül güneydeki İrlanda Cumhuriyeti'ni ve Dublin'i de görmek isterdi ama ayrı vize gerektiği için daha fazla vizesel strese giremedim ve orayı ekarte ettim.
Öncelikle, buradaki ülke isimleri ile ilgili bolluğu aydınlatmak isterim. Malumunuz, burada sağlı sollu iki ada var. Doğudaki büyük olan Britanya Adası, batıdaki göreceli küçük olan İrlanda diye geçiyor. İngiltere, Britanya adasının güneyindeki merkezi "alt" ülke. İngiltere'nin batısındaki "alt" ülke Galler (başkenti Cardiff), kuzeyindeki ise İskoçya (başkenti Edinburgh). Bunlara yine aynı idari yönetime ait Kuzey İrlanda eklenince ortaya Birleşik Krallık çıkıyor. Özetle,
- İngiltere = İngiltere (England)
- İngiltere + Galler + İskoçya = Büyük Britanya (Great Britain)
- Büyük Britanya + K.İrlanda = Birleşik Krallık (Ana ülke) (UK - United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland)
- İrlanda'nın güneyindeki bağımsız ülke = İrlanda Cumhuriyeti (Eire - Republic of Ireland)
Kuzey İrlanda deyince ister istemez insanın aklına öncelikle IRA, çatışma, bomba gibi kavramlar geliyor. Gerek "Babam İçin" (aman, Babam ve Oğlum değil) ve "Boksör" gibi filmlerin zihnimde bıraktığı izler, gerekse özellikle 80'lerde TRT haberlerinden eksik olmayan bombalama görüntüleri beni buraları görmeye iten başlıca etkenler oldu.
Güneşi batmayan ve o güneşin batmaması için de dünyanın en ücra noktalarında yapmadığını bırakmayan Britanya Krallığı, doğal olarak yanıbaşını boş bırakmıyor ve Kraliçe Victoria zamanında bütün İrlanda adasını da bünyesine katıp Birleşik Krallık'ı kuruyor. Ancak, İrlandalılar "Ya istiklal ya ölüm" diyerek bizle aynı vakitlerde eyleme girişince, 1922'de özgürlüklerine kavuşuyorlar. (Bkz. Micheal Collins) Lakin; Britanya, kuzeydeki halihazırda sanayileşmiş Belfast'ı bırakmak istemiyor ve güneye oranla yüksek orandaki Britanya yanlısı protestanlara da güvenip Kuzey İrlanda diye bir yer yaratıp orayı kendine saklıyor.
K. İrlanda'da 1960'lara kadar açık şekilde protestanlar kayrılınca, ABD'deki siyahi hareketin başarıya ulaştığını gören İrlanda asıllılar (=katolikler) da ayaklanıyor ve Derry'de bir kurtarılmış bölge yaratıp (Free Derry) Britanya yönetimini reddediyorlar. (Şehrin isminin ne olduğu bile tartışma konusu: Şehri katolikler Derry, protestanlar Londonderry diye anıyor, aksi istikamette giderseniz sinirleniyorlar. Adamların hepsi de birbirine benziyor, dolayısıyla insan ne yapacağını şaşırıyor. En iyisi baştaki London'ı hızlıca yuvarlayıp Derry'yi keskin söylemek, yanar döner bir durum yaratıp aradan sıyrılmak... * ) 2-3 yıl süren bu direniş sonrasında, 30 Ocak 1972 günü Britanya polisi silahsız şekilde eylem yapan Derry'lilerin üzerine ateş açıyor ve 6'sı 17 yaşında olmak üzere 14 kişiyi (kimini sırtından vurarak) öldürüyor. Hiçbir Britanya polisi yargılanmıyor, hatta operasyonu yürüten polis şefleri terfi ediyor. İşte dananın kuyruğu burada kopuyor, İrlanda Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra kış uykusunda olan IRA bir anda şaha kalkıyor. Kanlı Pazar (Bloody Sunday) diye anılan bu güne kadar direnişlerini en fazla molotof kokteyli ve taşla götüren İrlanda asıllılar, öfkeyle silaha bombaya sarılıyorlar. Sonrasında IRA'nın sebep olduğu kör terör, canlarından olan nice masumlar, gözyaşı... Zor geçen 70 ve 80'lerden sonra IRA'nın siyasi kolu Sinn Fein ve Britanya hükümeti tartışmayı barış yanlısı bir platforma oturtup 1998'de bir anlaşma imzaladılar ve zor da olsa geçen sene bunu yürürlüğe soktular. Benim gördüğüm, o karşılıklı nefret bulutu büyük ölçüde dağılmış ama Derry girişindeki heykelde de simgelendiği üzere eller birbirlerine yakınlaşsa da henüz tokalaşmamış...
Kanlı Pazar'ın gerçekleştiği Derry'nin Bogside semtindeki duvar resimlerinin her biri ayrı bir sanat eseri. Aralarından yürürken geçmiş yıllardaki acıyı damarlarınızda hissediyorsunuz. Direnişin simgesi "Şu an Özgür Derry'ye giriyorsunuz" yazısı, semtin girişinde gururla durmaya devam ediyor. Protestan semtlerinde de altta kalmamak için yapılan "şanlı" Britanya tarihini simgeleyen duvar resimlerine rastlamak mümkün. ("Ne enteresan bu Britanya yanlısı resimler" deyip fotoğraf çekerken üzere saldıran Britanyalı köpek, bu sefer de sözüm sana! Polis arabasına havladın tamam, diğer köpeklerle dalaştın o da tamam, masum bir turiste niye saldırıyorsun? Hele bir Türkiye'de göreyim seni, bak neler yapıyorum...)
Belfast'ta Boksör filminde irdelenen polis kontrol noktaları çoktan kalkmış, Derry'dekine oranla daha barışcıl bir hava var. Ancak, şehirde birkaç güzel heykelden ve büyücek bir hükümet binasından öte çok görülesi bir yer yok.
Ülkenin kuzeyindeki Giant's Causeway'a, her iki kentten de günübirlik geziler yapmak mümkün. Zamanında lavların soğuk deniz suyuyla karşılaşması sonucu oluşmuş altıgen prizma biçimli taşlar yemyeşil İrlanda çayırları eşliğinde birbirinden güzel manzaralar sunuyor. Buz gibi esen Atlantik rüzgarı ciğerlerde tahribat yaratsa da kaçırılmaması gereken şahane bir gezi.
İskoçya'nın dağlık bölgesine (Highlands) yaptığım geziden sonra şu an Beatles'in memleketi Liverpool'a doğru gidiyorum. Sizleri de politik yanı ağır basan sevgili İrlandalı grup U2'nun toy vakitlerinde yaptıkları, muhtemelen ilk politik çıkışları olan "Sunday Bloody Sunday" şarkısıyla başbaşa bırakıyorum.


U2 - Sunday Bloody Sunday - War '83

(NOT: Ne zaman döndüğümü soran edenlere... Pazartesi akşamı hayırlısıyla yolculuğu tamamlayıp eve yurda dönüyorum.)

Ben (Giant's Causeway) Genel (Giant's Causeway) Yeşil İrlanda düzlükleri Çocuklar (Portrush)
Genel (Derry) Şu an Özgür Derry'ye giriyorsunuz Barış heykeli : Hands Across the Divide (Derry) Derry Duvarları
Bogside duvar resimleri: Motorman (Derry) Soyut heykel (Belfast) Balık heykeli (Belfast)

Liverpool - İngiltere

15 Haziran 2007

Güneşsizlik özlemi: İzlanda

Strokkur GayzeriKabul etmek lazım; Fas'tan sonra oldukça alakasız bir geçiş oldu. Neyse ki, arada 1 günlük de olsa Londra geçişi yaptım da kültür şoku dozu azaldı.
Reykjavik, 64 kuzey enleminde bulunması itibariyle, dünyanın kutaplara en yakın başkenti. 170.000 nüfusu ile bir Avrupa başkentinden ziyade sevimli bir balıkçı kasabasını andırıyor. (İzlanda'nın nüfusu 270.000) Yine de, bu küçücük kentte aradığınız her şeyi bulabiliyorsunuz.
Bulabiliyorsunuz, ama her biri samanyolunun ötesinden kopup gelmiş fiyatlar için servet dökerek... Her şey Türkiye'dekinden ortalama 4-5 kat pahalı. Bir belediye otobüsü bileti 7 YTL (binmedim), orta halli bir restoranda bir ana yemek 110 YTL (yemedim), bir tas çorba 22 YTL (lütfen bu bahsi kapatalım) olur mu? Olmamalı ama, demek ki olabiliyormuş.
Halk, son derece sessiz, sakin. Doğruyu söylemek gerekirse, biraz fazlaca sakinler. Bolivya'da Salar de Uyuni turu yaparken eller kollar havada konuşup duran İtalyan Fernando'ya Akdeniz insanının sıcak olduğundan, soğuk havada yaşayanların ise aynı derecede soğuk olduklarından dem vurmuştum. Bana "Her şeyleri var, ama "sangre"leri (İsp. ve İt. motomot karşılığı -kan- olmakla beraber -ruh- manasında) yok" demişti. Fazlaca sangre ihtiva eden Küba, Fas gibi ülkeler yokluk içinde mutlu mesut yaşarken, bolluk içinde yüzen kuzey ülkelerinin intihar ve alkolizm konusunda birbirleriyle yarışması bundan kaynaklanıyor olabilir. Bir nev'i rahat batması durumu, belki de...
İzlanda, beyaz geceleri yaşamak için en uygun yerlerden biri. Güneş, geceyarısından birkaç dakika önce kuzey-kuzeybatı arasında bir yerlerden batıyor. Kızıllık kuzey bölgesini batıdan doğuya doğru şöyle bir taradıktan sonra, güneş kuzey-kuzeydoğu arasında bir yerlerden 02 gibi tekrar doğuyor. Sonra, 22 saat tepemizde dikilip duruyor. Hal böyle olunca, uyku, yemek vakti gibi saatsel aktiviteler de allak bullak oluyor. Beterin beteri var; aralık sonunda da güneş yalnızca 1-2 saat görünüp (o da havalı kapalı değilse) tekrar sırra kadem basıyor. Ama, güzelliği dillere destan kuzey ışıkları da ancak bu karanlık dönemde görülebiliyor.
9. yüzyılda Vikinglerin gelip yerleştiği bu ada, saga denen eski destanlarıyla ünlü. Teknolojinin gelişmesinden sonra, anca son yüzyılda az da olsa hareketlenen -her yerden uzak- bu adada, 12 yüzyıl önce ne olmuştur da böyle uzun uzun destanlar yazılmıştır diye insan meraklanmıyor değil. Saga okumuşluğum yok, ama sanırım şu çerçevede geçiyordur:
"Yaz gelmişti. Hava çok soğuktu. Aydınlıktı, her yer aydınlık. Erik, deniz kenarında durup masmavi gözleriyle ufka baktı. Sapsarı saçları rüzgarda savruluyordu. Balık zamanı gelip çatmıştı. Usulca demir aldılar.
6 ay geçmişti. Hava çok soğuktu. Karanlıktı, her yer karanlık. O dönem, çok balık avlamışlardı. Çok balık vardı. Balıktı, her yer balık. Hava iyiden iyiye soğumuştu. Balık, soğuk, balık, soğuk, balık, soğuk... Balık, çok soğuktu." x 1000
Adanın doğal güzellikleri anlatmakla bitmez. Her ne kadar, volkanik oluşum yüzünden ortalıkta (ithal edilenler hariç) ağaç bulunmasa da; ada, sıcak su havuzları, ay görünümlü ovaları, kraterleri, gayzerleri ve çağlayanlarıyla eşsiz bir doğal güzelliği sahip. Her 5 dakikada bir fışkıran Strokkur gayzerinin patlamasını beklemek, patlamadan sonra nereye yöneleceği belli olmayan kaynar su sütunundan köşe bucak kaçmak ayrı bir keyif!
Ocak'ta piştikten, Haziran'da donduktan sonra son durağım Birleşik Krallık'a (UK) geldim. IRA konusunu irdelemek adına Belfast yollarına koyulurken, hepinize bol sangre'li günler diliyorum...

(NOT: İber Yarımadası & Fas haritası eklendi: İber & Fas)

Gorbaçov ve Reagan'ın tarihi Reykjavik Zirvesi'ni yaptıkları ev (Foto saat: 01:10) Reykjavik şehir merkezi Reykjavik halkı Gölet
Katedral Kayık kılçığı heykeli Soyut sanat sevdalısı Reykjavik çocukları Ben - Mavi Lagun
Gulfoss Şelalesi Gulfoss Şelalesi - Yakın Postmodern İsa & Lutheryan İzlanda Kerið Krateri
Başbakanlık konutu (Caddeye mesafe=5m - Koruma=0)

Gatwick Havaalanı - Londra - İngiltere
Locations of visitors to this page